Gelecek,geçmiş,şimdi

Adım Süreyya. Bugün 9 Mart 2005. 14 ay sonra öleceğim. Yarın yaşanacak 419 günüm kalacak ve çoğunu yatakta geçireceğim, hatırlanmayacak 10080 saat. Yiğenim tam 12 yıl sonra, bu sözcükleri yazdığım kalemle, öykümü yazacak. Bazıları için çoktan mazi olmuşken, Süreyya’nın hikayesini dinleyecek birkaç kişi, bir masanın etrafında meraklı gözlerle, onun ağzından dökülen sözcükleri dinleyecekler. 48. doğum günüme 24 gün var. Abim bir çift zümrüt küpe alacak. 49. doğum günü hediyem bir hatıra defteri olacak. Defteri nereye koyduğumu unutacağım ve o defter ben belki de gittikten birkaç ay sonra bulunacak. 50. doğum günüm kutlanmayacak, ben buruk bir hatıra olacağım. Adım, gözyaşıyla hatırlanacak. İsimler, renkler,tatlar boşlukta gezinirken, Süreyya yavaş yavaş yok olacak. Üzüntüler annemin yüzüme bakıp ‘ben annenim’ demesiyle başlayacak. Cevap vermeyeceğim, kafamı çevirip camdan bakacağım. Annem, yüzüne dokunabildiği kızının aslında çok uzaklarda olduğunu anladığında acı içinde kahrolacak. Karşı koltukta sessizce oturup bana bakacak, ağlamayacak. Ben manzarası güzel camın önündeki bir sehpanın üzerindeki susuz kalan bir orkide gibi yavaş yavaş hayattan kopacağım. Önce beyaz çiçeklerim kuruyacak, sonra tek tek dökülecekler, yapraklarım dirensede bir süre sonra teslim olacaklar ve ben güzel manzaraya karşı tek başına dimdik duran bir gövde olacağım. Toprağım susuzluktan kuruyana kadar güzel manzaralı sehpanın üzerindeki çin porselenlerinin arkasına saklayacağım kendimi. Taki vazgeçilene dek. Gittiğim zaman pişmanlık hissetmeyeceğim. Pişmanlığın ne olduğunu hatırlamayı unutacağım. Esasında hatırlamayı unutarak veda edeceğim. Abim sorularına cevap vermediğim için bana kızacak. Komidinin üzerindeki pirinç çerçeveyi hırsa duvara doğru fırlatacak. Sonra pişmanlıkla yatağın kenarına diz çöküp, ellerimi öpecek. Hayatında ikinci defa çaresizlik yüzünden ağlayacak. Sonra alnıma bir öpücük konduracak ve arkasına bakmadan kapıdan çıkıp gidecek. Beni görmeye birdaha gelmeyecek. 50. doğum günümü abimle kutlayacağız. İkinci ziyaretinde ben mezarda olacağım ,o ise hediyemi usulca toprağın üzerine bırakacak ve hayatında üçüncü ve son defa pişmanlıktan ağlayacak. Birdaha pişman olmamak için, cebinden çıkardığı beylik tabancasıyla güzel Haliç’i arkasına alıp terki diyar eyleyecek. İki evladın acısıyla kahrolan zavallı anacığım, beş sene daha yaşayacak. Balkondaki en sevdiği üç çiçeğe babamın, benim ve abimin adını verecek. Bir sabah onları sularken abimin saksısı aşağı düşecek. Düşen saksıyı, kaldırımda yüzlerce parçaya savrulmuş halde görünce, yorgun kalbi vakti geldi diyerek babamın saksısının hemen yanı başında durduracak 85 yıllık mesaisini.

Çok trajik mi geldi size?

Olacakları tahmin edebilseydik, katlanmak zor olurdu bu hayata. Hiç pişmanlık duymazdık. Halbuki okuduğunuz en gerçek hikaye bir insanın gözlerindeki pişmanlıktır. Şimdi aynaya baktığımda, hikayemi tüm gerçekçiliği ile okuyabiliyorum. Okurken hüzünlendiren hikayelerden değil benimkisi. Bilakis mutluluk hikayeleri gibi. Sonu pek acıklı bitecek ama hüzün yok satır aralarımda. Verilen her şansı değerlendirildiği bir hayatın hikayesi.Çoğu kez anlaşılmadım yada anlaşılmak için çaba harcamadım. Aşık bile oldum, hem sevdim hem sevildim ne mutlu bana, sevdiğim adamı yol arkadaşı yaptım kendime, sonra bu uzun yolculuka yolluklarımızı bitirdik, doyuramadık ruhlarımızı. Birbirimize yetmez olduğumuz zaman, ufak siyah bavulu ile çıktı kapıdan. Giderken kapıyı o kadar hızlı kapattı ki, göz yaşlarının sesini duyamadım sadece hissettim. Kadınlığın tanrı hediyesi olduğu bu hayat bana pek lütufkar davranmadı. Bir kadın anne olana kadar çocuktur. Ben hep çocuk kaldım. Yol arkadaşım bir çocukla evli kalmaya alışamadı. Ben de çocukluğuma veda etmemek için hep direndim. Çünkü doğanın bahşetmediğine zorla sahip olunmaz. Giderken masanın üzerinde imzalamayı kabul etmediğim kağıtları da bıraktı. Akan göz yaşları masadaki kağıtlar için miydi yoksa vazgeçmenin burukluğu yüzünden mi hiç bilemedim. Önemi de yok. Hikayemin son kelimesi, son noktası o değildi. çevirdiğim bir sayfa olarak kaldı.

Şimdi ben ve çocuk halim balkonda oturuyoruz. Hava insanın içini titretecek kadar soğuk, üşemesin diye şalımı onun omuzlarına koydum, çocuk dilinde dertleşiyoruz. Ben sigara içiyorum, o bana şarkılar mırıldanıyor. Onun sesinin ahengi kalemimi dile getiriyor. Küs olduğum duygularımı çağırmak için ıslık çalıyorum yazarken. Islığımın sesi mart rüzgarıyla denize doğru savruluyor. Çocuk mırıldanıyor, mırıldandığı şey bir şarkı değil, yaklaşıyorum çocuğun dudakları soğuktu. Anlayamıyorum söylediklerini. Geri gelmeyecek herşey için göz yaşı dökmek istiyorum. Ellerim yüzümde, hıçkırık seslerim rüzgara karışıyor. Ben ağlıyorum, çocuk mırıldanıyor, rüzgar esiyor, annem, abim, sevdiğim adam, kadınlığım, çocukluğum, hayatım, anılarım, yaşanmışlıklarım, geleceğim, geçmişim ve şimdi.

 

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s